Aynen Boyle3
Süper Star Ajda Pekkan
Yıllar Ajda Pekkan’ı yıpratamadı. Şarkılarıyla, aşklarıyla, skandallarıyla 46 yıldır sanat dünyası gündeminde, hiç arka plana düşmedi

O ülkenin süper starı… 46 yıldır sanat dünyasının içinde. Pop müziğin nesilden nesile ulaşan en önemli isimlerinden biri, hâlâ parlayan yıldızı… Sezenler’in, Nükhetler’in, Nilüferler’in örneği. Kimler geldi geçti, 40 yıl içinde müzik dünyasından, ama ‘Ajda’ ismi hiç bir zaman geri planda kalmadı. Şarkılarıyla, aşklarıyla, estetikleri, kılık kıyafeti ile hep gündemde oldu… Şimdi dilerseniz, müziğin bu yaşayan efsanesini dünden günümüze şöyle bir mercek altına alalım.

Emel Sayın’ı kullandı
Ayşe Ajda Pekkan, 12 Şubat 1945 yılında İstanbul’da doğdu. Deniz binbaşısı olan babasının görevi dolayısıyla çocukluğu Gölcük’te geçti. Şarkıcı olmak için büyük heves taşıyan Çamlıca Kız Lisesi öğrencisi Ajda Pekkan, 1962 yılında dönemin en popüler gece kulübü Çatı’nın sahibi olan İlham Gencer’e ulaştı.

5
Aslında bu olayın hikâyesi oldukça ilginç. Emel Sayın, o günlerde Çatı’da cumartesi çaylarında misafir olarak sahneye çıkıp şarkı söylemektedir. Şarkıcılığa hevesli olan Ajda Pekkan, Gencer’e Emel Sayın’ın akrabası olduğunu söyleyerek, sahneye çıkar. Sonra da Emel Sayın’ın yanına giderek, “İlham Bey’e senin akraban olduğunu söyleyerek torpil yaptım, bozuntuya verme” der. Bu şekilde kulüplerde şarkı söylemeye başlayan Ajda, annesi Nevin Hanım’ın baskısına rağmen 1963 yılında Ses Dergisi’nin, yarışmasına katıldı ve birinci seçildi. 1963 yılında Öztürk Serengil ile çektiği ilk filmi “Adanalı Tayfur” da seslendirdiği “Göz Göz Değdi Bana” şarkısını Serengil’in 45’lik olarak çıkardığı “Abidik Gubidik”in arka yüzünde okuyarak ilk plağını yapmış oldu. (Toplam 48 film çekti. 1967 - Harun Reşit’in Gözdesi ve 2000 - Şöhret Sandalı)
Gazino hayatı
Ajda Pekkan, Adana’da verdiği konserde, yuhalanıp domates yağmuruna tutulmasına rağmen, 1965’te çıkan 45’liği “Her Yerde Kar Var” ile büyük sükse yaptı. 1966 yılında Zeki Müren’in alt kadrosunda Maksim’le gazino hayatına başladı. Ajda, o günlerde, yeni bir aşka yelken açtı. CHP Genel Sekreteri Kemal Satır’ın oğlu Mustafa Satır ile beraberliği 1967 yılının en çok ses getiren olaylarından biri oldu..

1968 yılında “İki Yabancı” ile büyük başarı kazandı. Hemen arkasından “Dünya Dönüyor”, “Saklambaç” ve “Üç Kalp” gibi plaklar yaptı. Atina’daki Uluslarası Apollonia Müzik Festivali’nde ‘68 ve 69 yılında iki kere dördüncü oldu. Pekkan’ın sesi tüm ülkede keyifle dinlendiği gibi, şık giyimi, sürekli kendini yenileyen görünümü ve değişime açık tavrıyla sadece müzikte değil moda konusunda da hayranlarını sürükleyen bir ikon haline geldi.

011
Ajda’nın ilk evliliği
“Sensiz Yıllarda”, “Yalnızlıktan Bezdim” gibi şarkılarla fırtına gibi girdiği 70’lerin ortalarında seslendirdiği “Tanrı Misafiri”, “Kimler Geldi Kimler Geçti”, “Hoşgör Sen” gibi ileride birer Ajda klasiği haline gelecek şarkılarıyla Türkiye sınırlarını zorlamaya başladı.

İlk günden beri Avrupa’ya açılma çabası gösteren Pekkan, 1973 yılında Zürih’te ünlü sanayici Sapmazlar’ın oğlu Coşkun Sapmaz ile evlenerek ülkenin gündemine bomba gibi düştü. Ama Sapmaz Ailesi 6 gün sonra çocuklarının Ajda ile boşanmasını sağladı.

Sanat ve özel hayatında hızlı koşan Ajda’nın hayatına 1975 yılında Galatasaray’ın ünlü kalecisi Yasin Özdenak girdi… Yasin, sinemanın güzel yıldızı Sevda Ferdağ’dan yeni ayrılmıştı. Ancak, form durumu giderek düşen Yasin, son üç maçta 8 gol yiyince eleştirilerin hedefi olmuştu. Bunun üzerine Ferdağ da, “Yasin benimle birlikteyken çok formdaydı. Şimdiki acınak halini Ajda’ya sorun” şeklinde yaptığı açıklamayla gündemi sarsmıştı. 1975’in sonlarına doğru Yasin’e kapıyı gösteren Ajda’nın yeni aşkı bu kez Ahmet Mavitan oldu. 1976 yılında Paris’in ünlü Olympia müzikholünde, Enrico Macias’la seri konserler verdi. Bu arada ikili arasında kısa metraj bir şeyler yaşandığı söylentileri, Ahmet Mavitan ile aralarının açılmasına neden oldu. Ajda, bu beraberliği esnasında Mavitan’ın Tarabya Oteli’nin arkasında bulunan 1240 metrekarelik arazisini, satın aldı. Yıllardır uğraştığı, ancak daha geçen yıl inşaat izni aldığı bu arsayı, o günlerde Ahmet Mavitan’dan hediye sayılabilecek kadar cüzi bir para ile satın aldığı ise, hâlâ kulaktan kulağa dolaşıyor. 1977 yılında Ajda, “Süperstar” albümünü çıkardı. 1979 yılında “Bambaşka Biri”, “Haykıracak Nefesim” gibi şarkıların yer aldığı “Süperstar 2” ile de doruğa çıktı. Aynı yıl İzmir Fuarı’nda gazeteci Erol Yaraş ile nişanlandı. Yüzükleri Metin Akpınar ile Zeki Alasya taktı. Ancak, fuar bitince aşk da bitiverdi.

——————————————————————————–
Eurovision hezimeti
1980 yılında Eurovision Şarkı Yarışması’nda ‘Petrol’ şarkısı ile ülkemizi temsil eden Ajda, 15. olarak büyük hüsrana uğradı. Bu üzüntüyle aylarca yurda dönmedi. Avrupa’da-Amerika’da plakçıların kapısını aşındırdı ama olmadı. 80’lerde pop müzik krize girince, Ajda da “Sen Mutlu Ol” ve “Sevdim Seni” isminde hafif müzik ve alaturka sentezi iki albüm yaptı. Daha sonra da Fikret Şeneş’le birlikte çalıştığı “Uykusuz Her Gece”, “Son Yolcu” gibi şarkıların yer aldığı “Süperstar 83” albümüyle yeniden gönülleri fethetti. İkinci baharını yaşayan Süperstar, Zeki Müren’in kadrolarının da demirbaşıydı. İkili reklam için her şeyi yapıyor, dudak dudağa pozlar bile veriyordu. Ama, Zeki Müren’in 1980 yılında kalp krizi geçirip, Bodrum’dan İzmir’e hastaneye kaldırıldığında kendisini ziyarete gelen Ajda Pekkan’ı , “Reklamını yapmak istiyor, kendisiyle görüşmeyeceğim” demesiyle, bu dostluk da mazide kaldı.

——————————————————————————–
İkinci evliliği yıkan skandal
Ajda, Ali Bars ile 27 Aralık 1984 yılında evlenenerek herkesi şaşırttı. Müziğe de bir süre ara verdi. Ancak, 1989 yılında yaptığı televizyon programı ile büyük sükse yapan Aziz Üstel ile Cihangir’deki bir eve girerken yakalanması bomba gibi patladı. Bu skandalı göğüslemeye çalıştılar, ama 1990 yılında bu evlilik de bitti.

1989 yılının son günlerinde “Yaz Yaz” ile ortalığı kasıp kavurdu. 1991, 1993 ve 1996 yıllarında çoğunlukla yerli bestecilerle çalıştığı albümleri, sivrilen bir kaç şarkı dışında beklenen ilgiyi görmedi.

Kısa süreli aşk ilişkileri

Bu dönemde, Talip Özkan isimli genç işadamı girdi Ajda’nın hayatına. Ajda, çok geçmeden Talip Özkan’a da “bye bye” deyip, gönül rotasını bu kez Jülide Ateş ile başarısız bir evlilik yapan İzmirli işadamı Cemal Özgörkey’e kırdıysa da fazla uzun sürmedi. Çok geçmeden işadamı Teoman Demir girdi bu kez hayatına (1994). Kesintilerle üç yıl kadar sürdü bu ilişki. Derken 1998 yılında politika dünyasının parlayan yıldızı Sağlık Bakanı Yıldırım Aktuna aşkı patladı. Beklenenden de uzun sürdü bu ilişki, ama Ajda’nın neredeyse genel kuralı haline gelen “Ne evlilik, ne ilişki uzun ömürlü olmaz. Zamanı gelince biter” ilkesine uygun olarak bitiverdi.
Ve O Artık Bir Diva
2000 yılında 2 CD’den oluşan “Diva” albümü piyasaya çıkan Ajda’nın mutluluğuna kısa bir ilişki yaşadığı ve aynı zamanda menajerliğini yapan Armağan Düzgit’in kendisini suçlayan açıklamaları gölge düşürdü.

Bu şoku çabuk atlatan Pekkan, 2000 yılında Monaco’da konser verirken yanında da yeni sevgilisi İzmirli iş adamı Erol Özbaş boy gösteriyordu. Ama kural yine değişmedi ve Ajda, ikinci İzmirlisi ve Erol’undan da çabuk ayrıldı. 2003 yazına sözü ve müziği Şehrazat’a ait ‘Sen İste’ isimli single çalışmasıyla bomba gibi giren Ajda Pekkan, 2006 yılındaki ‘Cool Kadınım’ albümüyle, dikkat çekse de üç yıl önceki başarısını yakalayamadı. Şu sıralarda sürekli konserler veren sanatçı, 3 yıldır birlikte olduğu ve sık sık kavga edip barıştığı Okan Tapan ile yollarını da çoktan ayırdı. Tapan’ın Elif Edes ile olduğu konuşulurken, Ajda’da hayatında yeni biri olduğunu söylüyor.

——————————————————————————–
44 yıllık değişim

ÜLKEMİZDE estetik deyince akla ilk gelen isim olan Ajda Pekkan, estetik yolunda ilk adımını 1967 yılında atarak yayvan burun kanatlarını yukarı doğru çektirdi. Daha sonraki operasyonlarda ise yuvarlak yüzünü incelttirdi, çizgi şeklindeki üst dudağını kalınlaştırdı. Burnunu kaldırttı. Ardından yağlarını aldırarak belini ve bacaklarını toplattı. Yüz ve göz kapaklarını defalarca gerdirdi. Botoks, silikon gibi yöntemleri sürekli kullanarak yüzündeki kırışıklara savaş açtı. Bugün 62 yaşında. Aşırı estetikli, ama bir genç kız gibi fiziğinin olduğu da bir gerçek.



Tuğba Ekinci Klipleri



Ozonu da deldik dibine geldik
Kıyameti yakın biz son verdik
Bakma geçmişine sakla geleceğe
Tak derim kendine condom
Dünyaya condom herkese condom
Eline beline cebine condom
Çok uzağa gitme oğlum bende herşey bol
Kıvıra kıvıra olmaz yeter adam ol
Her yolu denedin ama o yol çıkmaz yol
Elin dili torba değil biraz sakin ol
Bakma geçmişine sakla geleceğe
Tak derim kendine condom
Dünyaya condom herkese condom
Eline beline cebine condom



Kondom Albüm Tanıtımı


Tuğba Ekinci, yeni albümü “Condom”un tanıtımını görülmemiş bir şovla yaptı. Şarkıcı, önce gökyüzünden condom yağdırdı, ardından da comdom’larla süslü bir pasta kesti! “O Şimdi Asker” şarkısıyla çıkış yapan Tuğba Ekinci, yeni albümünü tamamladı. “Condom” adlı çıkış şarkısının adını taşıyan albümün tanıtımını da önceki gün Çırağan Sarayı’nda yaptı. Tanıtıma helikopterle gelen Ekinci’nin ilk sürprizi, çok sayıda condom’u havadan sarayın bahçesine saçmak oldu!

Ekinci’nin helikopterden inip saraya girmesinden sonra, cinsel yolla bulaşan hastalıklarla ilgili bir teaser gösterildi. Ardından “Condom” klibi yayınlandı. Klipteki dansçılarıyla sahneye de çıkan Ekinci’nin dansçı grubunda, hamile kılığında bir kadın vardı. Tanıtım, condom’larla süslenmiş pastanın kesilmesiyle son buldu…


 

20
Eyl

ILAHI

   Yazan: admin   Kategori ILAHILER

9
Eyl

Hz.MUHAMMET(SAV)

   Yazan: admin   Kategori DINI SIIRLER

Sen güneşsin ufukta,
Din’in Din’imdir.
Emanet’in,Emanet’imdir.
Sen ki,Âlemler’e Rahmeti Yüce Resul’sun.
Sen köleliği emretmedin.
Hakk’ın Yolunu açtın.
İnsanların en İyisi,
Alemler’in Rehberi.
Son Peygamber Sen’sin,
Tanımam asla Sen’den sonraki peygamberi.
Allah(CC)Bir,Muhammet(SAV)Hak.
Sen insanların ilk yaradılanısın.
Sen Kâmil-i Mutlak.
Adem(AS)’ın Günahı’nı bağışlatan isim,
İsa(AS)’ın beşikte andığı isim.
İbrahim(AS)’ın”Soyumdan Gelsin”dediği isimdir
Muhammet.
Bugünkü Bozuk İncil’de bile beklenen “Tasdikçi Ruh”,”Son Peygamber”
Muhammet Mustafa(SAV)*
Yahudiler’in Ümitle koydukları isimdir Muhammet
İnkalar’ın beklediği adam Muhammet
Bütün Peygamberler’in Müjdelediği isim Muhammet
Atatürk’ün”Dünyada en sevdiğim insan”dediği insan Muhammet Mustafa(SAV)
Oktay’ın ve İnsanlar’ın En Yakını Hz.Muhammet Mustafa(SAV).

ALI OKTAY SAYINER

7
Eyl

Minik Dualar Doğuşun Bayram Olsun

   Yazan: admin   Kategori ILAHILER

7
Eyl

Ya Resülallah

   Yazan: admin   Kategori ILAHILER

25
Ara

KEREM CEM

   Yazan: admin   Kategori SINEMA SANATCILARI

1977 yılının 28 Aralığında, Muğla’nın Milas ilçesinde ailesinin halen oturduğu evin oturma odasında dünyaya geldi. Babasının deyimiyle “kara kuru, çirkin” bir bebekti. Bunun nedeni doğumda göbek kordonunun boynuna dolanmasıydı. Nitekim büyüdükçe, babasına göre babasına, annesine göre ise annesine benzemeye başladı.Ondan 4 yıl önce doğan ablası Beste’nin kardeş istemesi Keremcem’in dünyaya gelmesinin sebeplerinden biriydi. Kendi deyimiyle “Erol Evgin gözlü” bir kardeş istemişti. O kadar olmasa da küçük gözlü bir kardeşi oldu.Kocasına sonsuz bir aşkla bağlı olan annesinin, oğluna onun ismi olan “Cem” adını vermek istemesi, babasının ise “Kerem” adında ısrar etmesi “Keremcem” ismini oluşturdu. İsminin tam söylenmesi konusunda takıntılı olan annesi, Keremcem’in adını eksik söyleyen arkadaşlarını epey uğraştırdı.Müzikal altyapısını avukat babasının klasik müzikten, Türk Sanat müziği ve Türk Halk müziğine uzanan zengin plak arşivi oluşturdu. Birgün deniz kıyısında ayak parmaklarıyla oynayan oğlunu görüp, piyano çalmak istediğine yoran öğretmen annesi Keremcem’i 6 yaşında piyano derslerine başlattı. Fakat ders saatinin Şirinler çizgi filmiyle çakışması bu sevdanın kısa sürmesi için yeterli bir sebepti.İlkokul yılları en iyi arkadaşı kuzeniyle, anneannesinin evindeki masayı uzay gemisi olarak kullanarak geçti. İzmir Özel Fatih Koleji’ndeki ortaokul tahsilinden sonra, gitarla da tanışacağı Muğla Turgut Reis Lisesi yılları başladı. Hard Rock dinleyip kafa salladıkları, ucuz şarap içip sabahladıkları okul bahçesi müzikal değişimini sağladı. Müzik dinlemenin ötesinde, müzik yapmaya başlaması da kuzeni Görkem’le birlikte oldu. Ergen yaz tatillerini geçirdikleri küçük balıkçı köyü Güllük’teki barlarda, bırakın parayı, izin alarak çalıp söylemeye başladılar.Kendisinin söylediğine göre ilk şarkı söylemeye başladığında insanların yorumunu beğenmesine çok şaşırmış, ama zamanla alışmış ve takdir edildiği bu işi yapabildiği kadar devam ettirmeye karar vermiş. Tabii ki bunun üstüne gitmesinde karşı cinsin ilgisini kendisi de inkar etmiyor. Sahilde gitar çalıp şarkı söyleyen birinin kızlar üzerindeki etkisi tecrübeyle sabittir diyor.Lise son sınıfta yeni öğrendiği bilardo nedeniyle üniversite sınavını kazanamayınca, dershane için gittiği Ankara dönemi başladı. Şarkı yapabildiğini anladığı dönem Ankara’da geçirdiği 1995 senesidir. İçindeki bir dürtü müydü, yoksa tetikleyen bir “ilham”mıydı bunu kendisininde bilmediğini söylüyor ama hepsi sırasıyla oldu; önce evde bulduğu bir F.H. Dağlarca kitabındaki sevdiği şiirleri besteledi. İlk kendi deyimiyle “tam” şarkısı olan “Elimde değil”i İzmir’de 96’da yaptığında aslında mutluluktan havalara uçmamıştı. Çünkü bunun “nizamı” bir şarkı olup olmadığına karar verememişti. Ta ki besteci arkadaşı Engin (Bozkurt) şarkıyı ilk dinlemesinin üstüne beş defa arka arkaya söyletinceye dek.1996’da Ege Üniversitesi Uluslar arası İlişkiler bölümünü kazandığında hayatının müzik dışında yeni bir sayfa açılacağını düşünüp korktu ama mezun olduğunda üniversite yıllarının onu müzikten uzaklaştırmak yerine, daha çok müziğin içine çektiğini farketti. Gerek okul kermesleri, gerekse çıktığı gece mekanları, şarkı söyleyen birinin besini olan alkışları fazlasıyla vermişti.Şarkı yapmada en verimli senesi 200 senesiydi. Şarkı üretmenin kendine göre yolunu bulmuştu: “kendi içine bakmayı” öğrendi. Bu geçiş dönemi ilişkilerini ve ayrılıklarını biraz abartılı yaşamasına neden olduysa da bu duyguları “ilham” olarak kullanmayı becerdi. İlk başlarda, hislerini bilerek ayakta tutarak, bestelerinde kullanmakla kalbine ihanet ettiğini düşünüyordu ama kendi deyimiyle “daha yaşamadığı olay, hissetmediği duyguyu şarkıya aktaracak kadar profesyonel olamamıştı”.Yıllarca birlikte müzik yaptığı arkadaşı Yunus (Adak) Keremcem’in İstanbul’a yerleşme arefesinde (2001) yeni yaptığı “Eylül” isimli şarkıyı dinlettiğinde İstanbul macerasına daha bir anlam katmıştı.Müzik için İstanbul’a yerleşme fikrini açtığında, hayatının her döneminde, konu ne olursa olsun sonsuz destek veren ailesi onu yine şaşırtmadı ve maddi, manevi tüm desteklerini bu amaca seferber etti. Keremcem onlara gönül borcunu şöyle anlatıyor : “Yaptığım herşeyi kendi başarım kadar ailemin desteğini hak etmek içinde yapıyorum, hedefim müzikal başarımın yanında bunun onlara vereceği mutluluktur.”Yonca Evcimik’le tanışması ise İstanbul’a gelişini kesinleştiren etken oldu. Kendi deyimiyle Yonca ona ve şarkılarına inanan ilk profesyoneldi.Müzik piyasasına girdiğinde birkaç sonuca ulaşmayan yapım denemesinden sonra –ki bunlar 3 senesine mal oldu– vazgeçmeyi hiç düşünmedi ama tam şevkini kaybetmek üzereyken yolu Aykut Gürel’le kesişti. Onun gibi iyi bir müzisyenin aranjörü ve aynı zamanda yapımcısı olması fikri o kadar çekiciydi ve gerek şarkı seçimi ve düzenleme tarzı, gerekse Aykut-Seden Gürel çiftinin arkadaşça misafirperverlikleri, 3 yıllık keyifsiz periyodun ardından öyle ilaç gibi geldi ki, bu sinerji ilk albümün 3 ay gibi kısa bir sürede hazır hale gelmesini sağladı…Mayıs ayında “Kerem ile Aslı” isimli bir TV filminde başrol oynayan Keremcem, Medyapım’ın çektiği ve ATV’de yayınlanan “Aşk Oyunu” adlı dizisindeki “Sarp” rolüyle oyunculuk kariyerine devam ediyor.

25
Ara

Gökhan ÖZEN

   Yazan: admin   Kategori SINEMA SANATCILARI

1979′un 29 Kasım sabahı dünyaya gözlerimi açtığım anda müzik için yazılmıştı kaderim belki de….Kim bilebilirdi Ankara’nın hasret kokan sokaklarından çıkıp gelecektim İstanbul’a, müzik uğruna…. Ardımda bıraktıklarım mıydı içimde sızlayan o ilk otobüs yolculuğunda, yoksa yollarına düştüğüm bu koskoca kentin içinde ‘belki de yalnız kalacağım’ düşüncesi mi…Anılarımın bir intikamı mıydı sessizce gözlerimden düşen damlalar, yoksa geleceğime dair ektiğim başarı tohumlarını mı suluyordum her damlayla… Her neyse, fazla duygusal oldu galiba. Sonuçta bu bir özgeçmiş, en azından öyle olması gerekiyordu, ama kalemi elime aldığımda yine tutamadım kendimi. Sıradan, özelliği olmayan birşey olsun istemedim. Nasıl ki şarkılarımda yazdığım sözlerde döktüysem yüreğimi sonuna kadar, özgeçmişim de öyle, özel olmalıydı… Gelelim doğduğum günden bugüne kadar neler yaptığıma:1985-1996 : İlk-Orta-Lise TED. Ankara Koleji yıllarım

1986-1988 : Ankara Devlet Opera ve Balesi Çok Sesli Çocuk Korosundaki müzik eğitimim

1988-1993 : T.R.T Ankara, T.S.M. Çocuk Korosu: Çok değerli radyo sanatçısı hocalarımın yönetiminde altı sene devam eden bu koro eğitimim, benim için müzik konusunda gerçek bir okul niteliğindedir. Değerli hocalarım Sayın Özgen GÜRBÜZ, Sayın Kemal CANER, Sayın Cemile UNCU’ya çok teşekkür ediyorum.

1988-1997 : Şu anda çalmakta olduğum klasik gitar ve tuşlu çalgıların eğitimiyle geçirdiğim yıllarım…(1990′lı yılların başlarında da tuşlu çalgılara olan eğilimimin artmasıyla, aranjman, düzenleme çalışmalarına başladım.)

1996 : İstanbul Yıldız Teknik Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi, İktisat Bölümünü kazanarak, İstanbul’a gelişim…(Üniversite tercih formundaki bütün tercihlerimin İstanbul olması ve benim İstanbuldaki bir üniversiteyi kazanmam tabii ki tesadüf değil; Ne de olsa UNKAPANI İstanbuldaydı..)

1997 : Radyo Tatlıses’teki programım.

1998 : Akademi İstanbul Gitar Eğitimi.

1999 : Best FM-Best TV’deki canlı müzik programım:’GÖKHAN ÖZEN’LE CANLI CANLI’

2000 : Birinci Albümüm “ÖZELSİN”

2001 : İkinci Albümüm “DUMAN GÖZLÜM”

2003 : Üçüncü albümüm “CİVCİV”

2003 : Y.T.Ü. İktisadi ve Tic. Bilimler Fakültesi öğrencisi iken 2003 yılında tekrar Ö.S.Y.M. sınavına girerek İstanbul Bilgi Üniversitesi Fen-Ed. Fak. Psikoloji bölümüne girişim.

2003 : BOŞVER REMİX

2004 : 14 Şubat 2004 Sevgililer Gününe Özel “HERŞEYDE BİRAZ SEN VARSIN” Hatıra Cd.

2004 : Dördüncü albümüm “ASLINDA”

2005 : Ve işte, “Kalbim Seninle” (Maxi Single)

25
Ara

Ferhat GÖÇER

   Yazan: admin   Kategori SINEMA SANATCILARI

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Ve Devlet Konservatuarı Şan Bölümü mezunu Ferhat Göçer 2 yıl sözleşmeli olarak çalıştığı Devlet Opera ve Balesi’nden Şanlıurfa’ya doktor olarak tayini çıkmasıyla mecburi hizmet nedeniyle ayrılır. İstanbul’a döndüğünde Haydarpaşa Numune Hastanesi’nde Genel Cerrah olarak göreve başlayıp kendine müzikte yeni bir hedef belirlemiştir.

Türk Müziğini aldığı klasik eğitim ile birleştirip dünyaya tanıtmak. Bu hedefi doğrultusunda çalışmalarına ve halen Genel Cerrahlığa devam etmektedir. Dünya opera repertuarından günümüz şarkılarına, Napolitanlardan, Chanson’lara, Rembetiko’lara Türk Sanat Müziği’nin seçkin eserlerinden, Halk Müziğimizin örneklerine, Hafif Batı Müziği’nin nostaljik parçalarından günümüz müziğine kadar farklı müzik türlerini seyircisiyle buluşturan ve şu ana kadar kendi kurduğu ülkemizde ki tek şahsa ait senfoni orkestrası olan Metropol Senfoni Orkestrası ile seyirci rekorları kıran konserler veren Ferhat Göçer, “Dön Diyemedim” isimli albümünü müzik marketlere sundu.

Anadolu ezgilerini, evrensel senfonik dünya müziği ile kaynaştırarak farklı ve keskin tarzların duygusal çatışmalarının bütünlüğünü ortaya çıkarmak ve bunu Anadolu’da olgunlaştırdıktan sonra dünyaya sunma hedefini taşıyan Ferhat Göçer, “Anadolu Aryaları” adlı projesi ile İstanbul’dan, Diyarbakır’a, Gaziantep’ten İzmir’e, Ankara’ya uzanan konserler gerçekleştirdi

15
Ara

Hayati HAMZAOĞLU

   Yazan: admin   Kategori SINEMA SANATCILARI

Yeşilçam sineması denilince genellikle sinemanın en verimli olduğu 60′lı, 70′li yıllar ve o yıllarda seyircinin sıkça görmeye alışık olduğu yüzler gelir aklımıza. Çoğu zaman filmlerde karakter rolleri ile yer alan, az sayıda bile olsa filmin baş kahramanı olmayı başaran yardımcı oyuncularımızın Türk filmlerinin bel kemiğini oluşturdukları tartışılmaz bir gerçektir. Türk sinemasında bir kuşak olan bu oyuncularımızın pek çoğu bugün aramızda değiller. Örneğin gerek fiziği gerekse de oyun tarzı ile karakter oyuncuları arasında önemli bir yer edinen ve yakın bir tarihte kaybettiğimiz Hayati Hamzaoğlu gibi.

Tüm yaşamına sığdırdığı sinema serüvenine 1953′de figüran olarak başlayan oyuncu, Türk sinemasının en önemli karakterleri arasında yer alır. Abartıdan uzak, doğal ve ölçülü oyunculuğu ile gerçek hayata uygun tipler çizmeyi başarır ve daha çok kötü adam rolleri ile tanınır. Sinemada daima zor rollerin adamı olan Hayati Hamzaoğlu, güldürüye ya da melodrama kaçmadan, canlandırdığı tiplerle gerçekleri olduğu gibi seyirciye vermeye çalışmıştır.

5 Mart 1933′te Trabzon’da dünyaya gelen oyuncu, 1942 yılında ailesi ile birlikte İstanbul’a yerleşir. İlkokulu bitirdikten sonra kunduracılık, dökümcülük, kuyumculuk… vb. gibi değişik işlerde çalışır.

Sinemaya girişi bir rastlantı sonucu olur. Kuyumculukla uğraştığı yıllarda, tesadüfen karşılaştığı prodüksiyon amiri Sadri Karan “Yakında bir film çekiliyor, fiziğin çok uygun, oynamak ister misin?” diye sorar. O ise fazla düşünmeden bu teklifi kabul eder ve birkaç gün sonra yönetmenliğini Suavi Tedü’nün yaptığı Köy Çocuğu filmi ile ilk kez beyaz perdede görünür. Görünür diyoruz çünkü büyük heyecanlarla işe başlayan Hamzaoğlu filmde figüran olarak yer almaktadır. Bu olaydan sonra kuyumculuğa bir süre ara verir, oyunculuk işini daha yakından görmek ve biraz da tecrübe edinebilmek için film setlerinde dolaşır.

İlk diyaloglu rolünü Aydın Arakon’un Tuzak Oteli (1956)’inde oynar. Filmin bir kumarhane sahnesinde Neriman Köksal’ın fedailerinden birisini canlandırmaktadır.

Bir süre sonra Kemal Film’den teklif alır: Bir Avuç Toprak (Osman Seden, 1957) Altın Kafes (Osman Seden, 1958) Beraber Ölelim (Osman Seden, 1958) Çapa Film için hazırlanan Tilki Leman (Nejat Saydam)’da çeşitli rollerde görünür.

Bütün bu filmlerde oynadığı irili ufaklı roller Hamzaoğlu’nun film piyasasında bir süre sonra tanınmasını ve tecrübe edinmesini sağlar. İlk büyük rolünü Adalı film için çekilen “Zavallı Kız” (Hicri Akbaşlı, 1959)’da Nevin Aypar’la paylaşır.
İlk kez başrol oynadığı film ise bir gangsteri canlandırdığı 1961′de (1962′de olabilir) Fikret Uçak tarafından çekilen “Ölüm Kayalıkları” olur. 1969′da gerçekleştirilen Adana I. Altın Koza Film Şenliği’nde Metin Erksan’ın yönetmenliğini yaptığı “Kuyu” filminde en iyi yardımcı aktör ödülünü kazanan oyuncu, yıllar sonra Melih Gülgen’e İnsan Hakları Vakfı ödülünü kazandıran Tatar Ramazan (1990) filmindeki Abdurrahman Çavuş rolü ile Altın Koza ödülüne tekrar layık görülür.

Gerek köyde gerekse şehirde kanun dışı, kötü adamı canlandırır. Köyünün eşkıyası olup dağlara çıkar, ağası olup halkına zulmeder, ağanın adamıyken zalimleşir şehre indiğinde ise; İstanbul’un türlü olumsuzlukları içinde gücünü, benzer şekillerde farklı rollerde ayakta tutmaya çalışır. Hayata karşı sürekli direnen karakterlerle, daha çok şehrin arka yüzünde, bazen bir tetikçi ya da mafyacı bazen de çete reisi ya da bir soyguncu olarak çıkar karşımıza.

Çoğunlukla filmlerde kötü adamı oynayan Hamzaoğlu’nun kötülüğünde ise ayrı bir çekicilik vardır. Temelde fiziğinden gelen bu özelliği ile, oynadığı kötü tiplere kendine has bir gizem katar. İyi ya da kötü her zaman mücadele eden, ayakta duran, başkaldıran, hangi ortamın adamı olursa olsun güçlü olmak için uğraş veren karakterlerle beyaz perdede rol bulur.

1958′de Metin Erksan’la Dokuz Dağın Efesi’nde ilk oyunculuk deneyimini yapan Hamzaoğlu, 1960′da Gecelerin Ötesi ile ikinci defa Erksan’ın yönetiminde oynama fırsatını bulur. Kadir Savun, Erol Taş, Metin Ersoy, Oktar Durukan, Suphi Kaner, Ziya Metin ve Yılmaz Gruda gibi dönemin önemli karakter oyuncularının de yer aldığı, ülkenin toplumsal ve siyasal açmazlarını ilk kez gerçekçi bir yaklaşımla ele alan Gecelerin Ötesi’inde, geleceğe umutla bakan son derece genç bir Hamzaoğlu çıkar karşımıza.

Oyuncu sinemadaki asıl çıkışını Orhan Elmas’ın yönettiği Duvarların Ötesi (1964) filmindeki Halıcı karakteri ile yapar. Halıcı altı yaşındaki bir kız çocuğuna tecavüz edip öldürmekten idam cezası verilmiş bir mahkumdur. Kendisi gibi idama mahkum edilen ya da müebbet yiyen birkaç arkadaşı ile hapishaneden kaçar. Kaybedecek bir şeyi yoktur. İçerisi onun için ne kadar ölüm getiriyorsa, dışarısı da o kadar özgürlük ve hayattır. Uzun bir kovalamacanın ardından depo olarak kullanılan bir binaya sığınırlar. Bir de rehineleri vardır tabi. Binada sıkışıp kalan mahkumlar çıkış için çareler ararken Halıcı kurtuluşu onları ele vermekte bulur. Ancak sıkışıp kaldıkları bu yerde yeni bir kanun oluşturan mahkumlar çoktan idam cezasını vermiştir Halıcıya…

1964 oyuncunun sinema kariyerinde önemli bir yıl olur. Bu tarihten itibaren - içeriği ayrıca değerlendirilebilir- çok sayıda filmde rol almaya başlar. Haracıma Dokunma (1965)’da bir kabadayı, Silaha Yeminliyim (1965)’de kan davası yüzünden adam öldüren bir hasımı, Davudo (1965)’da bir eşkıyayı, Beyoğlunda Vuruşanlar (1966)’da gaddar bir çete reisini, Mezarını Hazırla (1966)’da işsiz güçsüz bir serseriyi, Acı (1971)’da intikam peşindeki bir kasaba kabadayısını, Gülsüm Ana (1982)’da ise acımasız bir ağayı canlandırır.

Metin Erksan’ın Kur’an’ın bir suresinden hareket ederek “Kadınlara iyi davranın” temasını işlemeyi amaçladığı Kuyu (1968)’da filmin baş kahramanı olan Osman’ı oynar. Daha çok yönetmenin karasevda anlayışının bir ifadesi olan Osman tiplemesi ile oyuncu kendisine tıpatıp uyan ve çizgisini vurgulayarak sürdüren bir karakter çizer.
Osman tutkunu olduğu kızı (Nil Göncü) kaçırır, kız ise kaçar ve tekrar yakalanır. Osman’ın tecavüzüne rağmen hala direnmekte ve onu istememektedir. Osman ise kararını çoktan vermiştir bile… İlkel tutkusu ile hoyratça sevmektedir. Daha ötesi yoktur, kızın tüm çabaları boşunadır. Eğer erkek isterse zorbalıkla da olsa sevgisini, tutkusunu ortaya koyar. Ona göre doğal ya da doğru olanı da budur. Zaten töreler de aynı şeyi söylemiyor mu? “Erkek isterse olur istemezse olmaz”… Erkek severse yeterli olur diye düşünür Osman, bastıramadığı hoyrat ve ilkel sevgisini doğrularcasına. Öylesine kararlı ve isteklidir ki jandarmalar tarafından yakalanıp hapse giren Osman çıkar çıkmaz kızı tekrar kaçırır. Belinden bir iple bağlar ve peşinden sürükler. En son sürüklendikleri yer bir kuyu başıdır. Osman su almak için kuyuya girer. Fatma’nın kini, acısı onu intikam almaya iter ve yerden bulduğu taşları kuyunun içine atar. Fatma’nın direnişi, törelere ya da kadere boyun eğmeyişi, başkaldırısı, Osman’ın ve kendisinin sonunu hazırlar.

1975 yılında Memduh Ün’ün yönettiği Ağrı Dağı Efsanesi filminde ise törelere karşı gelen bir oba beyini oynamaktadır. Mahmut Han (Hayati Hamzaoğlu)’a Erzurum Paşası tarafından bir kır at hediye edilir. Ancak at günün birinde bir dağlının kapısı önünde durunca işler karışır. Törelere göre böyle bir durumda at hak yadigarıdır ve geri verilmez. Bunun üzerine Mahmut Han dağlının obasına saldırır. Mahmut Han törelere karşı gelmiştir. Bu ara Han’ın kızıyla dağlı Ahmet birbirlerini sevmektedirler. Han kızını Ahmet’e vermek için şart koşar. Ağrı Dağı’nın tepesine bir ateş yakmasını yani imkansızı ister. Ancak Ahmet bu ateşi yakar. Yenildiğini anlayan Han kendini asar.

60′lı 70′li yıllarda Yılmaz Güney’in yönetmenliğini yaptığı (1968 Seyyit Han - Toprağın Gelini, 1969 Aç Kurtlar, Bir Çirkin Adam, 1971 Acı, Ağıt, Umutsuzlar, Vurguncular) ya da rol aldığı (1965 Davudo, Haracıma Dokunma, Silaha Yeminliyim, Üçünüzü de Mıhlarım, Yaralı Kartal, 1967 Şeytanın Oğlu, 1968 Beyoğlu Canavarı, Can Pazarı, 1970 İntikam Kan İle Yazılır) pek çok filmde Güney ile beraber oynama fırsatı bulur. Nedir ki Güney’in bu filmlerinde oyuncuya daha değişik karakterler çizme fırsatı pek verilmez (Umutsuzlar’da örneğin nerede ise bir çeşit figürandır ).

Türk sinemasında karakter oyunculuğunda öze inip sadece kötü adam tiplemelerini değerlendirdiğimizde her ne kadar birbirine benzer gibi görünse de iki isim çıkar karşımıza. Bunlardan biri Erol Taş diğeri ise Hayati Hamzaoğlu’dur. İkisi de oyunculuk formasyonu olmayan tamamen alaydan yetişmiş olmakla birlikte, sergiledikleri oyunculuk sinemada aranan doğallık ve inandırıcılıkla paralel gitmiştir. Ancak bu oyuncuları birbirinden ayıran özellikler de bulunmaktadır…

Sinemanın - komediler hariç - her türünde oynayan bir Erol Taş’a karşın Hayati Hamzaoğlu, pembe dünyalar kuran ya da trajik sonlarla biten melodramlardan uzak durmuştur. Hamzaoğlu’nu Taş’tan ayıran bir diğer özellik ise, oynadığı rol, çalıştığı yönetmen ya da türü ne olursa olsun genelde oyuna hakim ve de abartısız yalın tarzı olmuştur.

Bugün eski Türk filmlerini yeniden izlediğimizde karşımıza bir gerçek çıkar ki o da kendi içinde starlar yaratan Yeşilçam sinemasında karakter oyuncularının da seyircinin gözünde birer star olmayı başarabilmesidir.