3
4
5
6
7
8
9
10
11
12

PROJELER

Şu anda Çağla Şikel daha önce rol aldığı “Cennet Mahallesi” dizisi ve “Romantika” müzikallerinin bir uzantısı olarak  değerlendirilebilecek olan “İllede Roman Olsun” programında Alişan, Müjdat Gezen, Melek Baykal ve Hüsnü Şenlendirici nin de yer alacağı, Show TV ekranlarından yayınlanan programı sunuyor.

**************

Eğitim Hayatı ve Kariyeri

Eğitim hayatına İstanbul’da 1985 yılında Ahmet Hamdi Tanpınar İlkokulu’nda başlayan Çağla Şikel daha sonra İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarında bale eğitimi aldı. 1993′te Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarın Ortaokul bölümünden mezun oldu.

1993-1996 yılları arasında Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda Lise öğrenimine devam eden Çağla Şikel, 1997′den itibaren Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda Yüksek Lisans eğitimi aldı ve 1999 senesinde mezun oldu.

Konservatuar öğrenimine devam ettiği yıllrda Atatürk Kültür Merkezinde akitli personel olarak çeşitli çocuk oyunları ve müzikallerde rol aldı. Çağla Şikelin rol aldığı oyunlardan bazıları; Fındıkkıran Balesi,  Külkedisi, Sihirbaz Oz, Yedisi birden, Arşın Mal Alan, olarak sıralanabilir.

1996 yılında oynadığı Odessia (Odesa) adlı filmle sinemaya adım atan Çağla Şikel; 1997 yılında Miss Turkey  yarışmasını kazandı. Bu birinciliğin ardından Şeysel adalarındaki Miss World 97 güzellik yarışması ile Europes Queen Of Beauty seçilerek dünya dördüncüsü ödülünü aldı.

Podyumlarda manken ve fotomodel olarak kariyer yapan Çağla Şikel;  televizyonda program sunuculuğu dizi oyunculusu olarak da çalıştı.

Yurtiçi ve yurtdışında pek çok defileye katılan Şikel; 2002 yılında mankenlik mesleğimin yanı sıra Müjdat Gezen’in kaberesinde oynadı.

Daha sonraki yıllarda Show Tv ‘de yayınlanan Cennet Mahallesi dizisinde görev alan Çağla Şikel bir yandan da Atv de yayınlanan “Dansa Var mısın?” yarışma programında sunucu olarak çalıştı. Bunların yanı sıra Gürse Birsel’in yazdığı Avrupa yakasında oynayan Şikel daha önce rol aldığı “Cennet Mahallesi” dizisi ve “Romantika” müzikallerinin bir uzantısı olarak  değerlendirilebilecek olan “İllede Roman Olsun” programında Alişan, Müjdat Gezen, Melek Baykal ve Hüsnü Şenlendirici nin de yer aldığı, Show TV ekranlarından yayınlanan programı sunuyor.

16
Eyl

SELENA RESIMLERI

   Yazan: admin   Kategori DIZILER, SINEMA SANATCILARI

AV7AV7

16
Eyl

SELENA AVATAR VE WALLPAPER

   Yazan: admin   Kategori DIZILER, SINEMA SANATCILARI

AV1

AV 2AV3AV4

1
Tem

Angelina Jolie

   Yazan: admin   Kategori SINEMA SANATCILARI

Oscar ödüllü

ünlü oyuncu Jon Voight ile aktris Marcheline Bertrand’ın kızı olan Angelina Jolie, tam anlamıyla Hollywood’un içine doğmuş biri. Babasıyla annesinin, o daha çok küçükken ayrılmaları ve yoğun iş tempoları nedeniyle çocukluk yılları ona kendi ayakları üzerinde durmayı öğretmiş. Bugün, babasının soyadını kullanmayıp, kendi göbek adıyla (Jolie) ünlenmesi, başkalarından faydalanarak bir yerlere gelmeye karşı olan tavrını ortaya koyuyor.
Lee Strasberg Tiyato Enstitüsü’nde oyuncluk eğitimi almış olan güzel yıldız, bir süre, Londra, New York ve Los Angeles gibi önemli şehirlerde modellik yapmış. Bir süre de aralarında Meta Loaf gibi yıldız isimlerin de bulunfuğu şarkıcı ve grupların video kliplerinde rol almış. Bir süre sonra aktrislikten vazgeçip New York’a taşınan ve NYU Film Okulu’na devame den Jolie, rol yapmadan mutlu olamayacağını kısa sürede anlayarak Hollywood’a geri dönmüş.
90′ların ilk yarısında küçük bütçeli filmlerde önemsiz rollerde gözüken Jolie, bu on yılın sonlarında Pushing Tin (1999), Kemik Koleksiyoncusu (The Bone Collector, 1999) gibi önemli oyuncuların yer aldığı iddalı yapımlarda rol aldı. Yine aynı yıl Girl Innterrupted’la önemli bir çıkış yapan genç aktris, 60 Saniye (Gone in Sixty Seconds, 2000), Lara Croft: Tomb Raider (2001), Günahkâr (Original Sin, 2001) gibi her biri ülkemizde de vizyona giren büyük projelerde başrolde yer aldı. Bu arada Jolie, pek çok kişinin rüyalarını süsleyen fetiş bir aktris haline geldi.
1995′de Johny Miller’la dört yıl sürecek bir gerçekleştiren Jolie, Miler’dan ayrıldıktan yaklaşık bir buçuk yıl sonra karizmatik oyuncu Billy Bob Thornton’la evlendi; ancak onunla da birlikteliği ancak iki yıl sürebildi.

10
Haz

Necati Şaşmaz

   Yazan: admin   Kategori SINEMA SANATCILARI

Gerçek Adı : Muhammed Necati Şaşmaz
Doğum Yeri : Elazığ
Doğum Tarihi : 1971
Eğitimi : Lisans

Kurtlar Vadisi, Kurtlar Vadisi Irak,Kurtlar Vadisi Pusu ‘daki Polat Alemdar rolü ile tanınır.

Abdulkadir Şaşmaz’ın oğludur. Asıl mesleği turizmcilik olan Şaşmaz, eğitimini Kanada’da tamamladı. ABD’de 6 sene kalan Şaşmaz, 2001 yılında bir süreliğine ailesini ziyarete geldiği sırada geri dönüş uçak biletini 11 Eylül 2001 tarihine aldı. Amerika’da yaşanan saldırılar sebebiyle uçağı Amerika’ya varamadan geri dönen Şaşmaz, sonradan ailesinin çekinceleri ve ısrarı üzerine Amerika’ya dönmekten vazgeçti.

Hayatına Türkiye’de devam etme kararı alan Necati Şaşmaz, Ankara’da sigorta acentesi açtı. Çok geçmeden İstanbul’da Osman Sınav’la bir iş görüşmesine oturdu. Kendisine bir yapımın senaryo ekibinde yer alması teklifi geleceğini beklentisi ile görüşmeye gitti. Osman Sınav’ın “Bir dizi düşünüyoruz, seni de başrolde düşünüyorum” sözlerine, düşünmek istediğini söyleyen Şaşmaz, bir ay sonra teklifi kabul etti.

Hayatını tamamen değiştirdiğini söylediği Kurtlar Vadisi projesine böyle başlayan Necati Şaşmaz, özel hayatının kalmadığını, “Beni sadece Ankara’da ismimle çağırıyorlar, İstanbul’da herkes Polat diyor” sözleri ile dile getirdi.

Amerika’da kaldığı dönemde yeşil kart sahibi olan Şaşmaz, bedelli askerlikten yararlanarak, askerliğini 28 gün yaptı. Raci Şaşmaz (Kurtlar Vadisi dizisinin senaristi) ve Zübeyr Şaşmaz adında iki kardeşi vardır.

9
Haz

yıldız tilbe biyografi

   Yazan: admin   Kategori SINEMA SANATCILARI

Hiçbir zaman uslanmayan kız olarak hayatla inatlaşmasını hep sürdürdü. Bulaşık yıkarken nasıl şarkı söylüyorsa, sahnelerde de öyle şarkı söylemek istedi. Böyle yaptığı için de sürünün kara koyunu olarak kaldı. Ama gelgitlerine rağmen yedi yılda beş albüm çıkardı, sadık dinleyici onu herşeye rağmen terketmedi. Neydi bu kızdaki şeytan tüyü? Evinin yakınındaki taksi şoförü bile onun için ‘‘çatlaktır ama içinde hiç kötülük yoktur’’ diyor.

Yıldız Tilbe’yi anlamak için belki de her seferinde hayatını hatırlamak lazım. Onun için bir kaybeden denilebilir mi? O şöyle diyor: ‘‘Kaybeden de benim, kazanan da benim. Bir kayıp varsa benden giden, bunu kazanan da yine benim. Kayıplarım benim kazançlarım. Kaybettiklerim de bende hálá. Ne kaybettiysem, kendi içimde kaybettim. O yüzden kaybım yok.’’ Sizce de kaybı yok mu?

1966 yılının 16 Temmuz’unda İzmir’de Tilbe ailesinin altıncı çocuğu olarak dünyaya geldi Yıldız. Aile içinde ona Yadigar diyorlardı ama o, bu ismini hiçbir zaman sevmedi. Babası Tekel fabrikasında çuval indirip kaldıran mevsimlik işçiydi. Annesi de küçük bir bakkal dükkanı işletiyordu. Ailesi hayatlarının sonuna dek İzmir’de yaşamıştı.

Yıldız, fazla sesi soluğu çıkmayan bir çocuktu. Yakantoplarda canı hep çok yandı. Çünkü yenilenler vargücüyle fırlatıyorlardı topu. Sonraları hayatında kazık yedikçe, ‘‘Artık oynamak istemiyorum. İnsanlar yenilince bozuluyor. Hayatımın içinde oyun oynamak istemiyorum, kendim için yaşamak istiyorum’’ diyecekti.

Dikkatini toplayamadığı için ders çalışmaz, varsa yoksa şarkı söylerdi. Bulaşık, çamaşır yıkarken, tuvalette bile her yerden onun sesi yükselirdi. Okul hayatına noktayı koyduğunda orta ikinci sınıfa gidiyordu. Çalışmak zorundaydı. Dikiş atölyelerinde iplik temizledi, pazarlamacılık, tezgahtarlık yaptı, çocuk baktı. Çocuk baktığı evde karanlık bir odada kalıyordu. Yüklük, bavullar, ayakkabılar her türlü ıvır zıvırın olduğu bir odaydı bu. Gece olup da herkes uyuduğunda, alçak sesle şarkı söylerdi. Nota bilmeyen, eğitimsiz bir şarkıcı olduğunda herkes ona nasıl şarkı yazdığını ve bestelediğini sorduğunda cevabı hep aynıydı: ‘‘Nasıl yaptığımı bilmiyorum, bilsem anlatırım. İçime öyle doğuyor.’’

18 yaşına iki hafta kala, 15 gün önce tanıştığı ve ne iş yaptığını bile bilmediği bir gence kaçtı. Daha doğrusu kendini kaçırttı. Evlendiklerinden bir ay sonra eşi askere gitti. Asker dönüşünde ailelerine Sezen adında bir kız çocuğu da katılmıştı. Yıldız hamileyken Sen Ağlama şarkısını dinlerken, eğer kızı olursa çocukluğundan beri taptığı Sezen Aksu’nun ismini kızına vermeyi kararlaştırmıştı. Evlilikleri altı yıl sürdü.

1990 yılıydı, bir arkadaşıyla Pırlanta Pavyon’un önünden geçerken, ‘‘belki burada şarkı söyleyebilirim’’ diye geçirdi içinden. Birlikte içeri daldılar. Çalışanlardan birinin provası vardı ve sazlar da oradaydı. Yıldız, pavyonun sahibini sordu ve buldu. ‘‘Benim sesim güzel, şarkı söylemek, para kazanmak istiyorum’’ dediğinde, patron onu baştan aşağı süzdü ve ‘‘geç söyle bir şarkı bakalım’’ dedi. Yıldız, sazlarla birlikte şarkısını söyleyip bitirdiğinde, patron ‘‘bir tane daha söyle’’ dedi. Yıldız işe alınmıştı. Hemen terziye, oradan da kuaföre götürüldü. Ertesi gün sahne onundu. Altı şarkı söyledi. Ama altı şarkıyı da mikrofonun önünde kazık gibi durarak söyledi. Titrediğini görmesinler diye, ayaklı mikrofonu kendine siper etmişti.

1991′de Sezen Aksu, Uğur Yücel’le birlikte İzmir’de şov yapıyordu. Yıldız, o sıralar bir gecede altı kulüpte şarkı söylüyordu. O gece Sezen Aksu, Yıldız’ın sahne aldığı yere gidecekti. Gidecekti ama Yıldız orada sahneye çıkmış ve çoktan inmişti bile. Başka yerde şarkısını bitirip, tekrar Aksu’nun geleceği yere gitti. Aksu tuvalete gittiğinde, Yıldız da arkasından: ‘‘Ben sizi çok seviyorum, kızımın adı da Sezen’’ deyip sohbete başladı. Aksu, Yıldız’ın ne iş yaptığını öğrenince, çık bir şarkı söyle dedi. Sahneye çıktığında, Sezen Aksu’nun ‘‘ne kavgam bitti, ne sevdam’’ şarkısını söyledi. Arkasından bir daha, arkasından bir tane daha. Aksu oradan ayrılırken Yıldız’a telefonunu vermiş ve aramasını istemişti.

Sezen Aksu’nun ‘‘İstanbul’a gel’’ telefonundan sonra, Yıldız eşyalarını toplamış ve artık İstanbullu olmuştu. Aksu’nun evinde kalıyor ve Aksu’nun Uğur Yücel’le yaptığı şov süresince de vokalistliğini yapıyordu. Aksu’nun evinde Uzay Heparı isminde genç bir müzisyenle tanışmıştı. Aralarında doğan yakınlaşmadan bir süre sonra Yıldız Tilbe, Aksu’nun evinden taşındı. Zaten daha ne kadar onunla kalabilirdi ki? Aksu’nun şovu bittiği için vokalistliği de bitmişti. Artık tek başınaydı. İstanbul’da farklı gece kulüplerinde üç yıl boyunca çalıştı. Albüm çıkarmak istiyordu ama kimseden ne şarkı sözü, ne de beste alabiliyordu. ‘‘Madem alamıyorum, ben yapayım belki olur’’ dedi ve oldu. Boş kuyuya attığı taştan ses gelmişti. Sözü de bestesi de kendine ait olan Delikanlım şarkısı 1994′te ortalığı kasıp kavurdu. Kara kız, beste ve söz yazarı terminatörü gibi çalışıyordu. Tarkan’a verdiği Kış Güneşi şarkısı da çok tutmuştu. ‘‘O şarkı Tarkan’a çok yakıştı. İyi ki ona kısmet oldu’’ diyordu.

Tilbe’nin istediği şöhret gelmiş ama gelmesiyle diyetini de almaya başlamıştı. Bir yerlerde hata yapıyor ama hatasının ne olduğunun farkına bile varmıyordu. Aşkları da hüsranla bitiyordu. Aşk eşittir acı, acı eşittir erkek ve erkek de eşittir kazık yemek demek oluyordu onun hayatında. Herkesle kavga ediyor, geceleri sızıp kalıyor, hep hadise çıkarıyordu. Yeryüzünde değildi de, başka bir yerdeydi sanki. 1996′da narkotik, evine baskın yaptığında esrarla yakaladı onu. Niye değiştiği anlaşılıyordu! Mahkemeden çıkarken kendisine uzanan mikrofonlara bağıra bağıra ‘‘Delikanlım’’ı söyledi: ‘‘Ne yapayım, yüz tane mikrofon vardı. Hangi birine ne söyleyecektim. Daha albümüm çıkmadan bu çirkefin içindeydim. Duygularım kaşar değildi, beklentilerim değildi, hiçbir şeyim değildi de değildi. Beni yanıma koymadılar, karşıma koydular. Rakip olarak karşıma yine beni çıkardılar. Ben yanımda değil, artık karşımdaydım. İnsanın duygularının formülü yok. Zaafları olabilir. İnsan hissettiği şeyden vazgeçemez ve ambalajlanamaz. Ben sadece şarkı yaptım. Ambalajlanamadım.’’

Uyuşturucu olayından sonra, Yıldız hiçbir zaman eskisi gibi parlayamadı. Kapılar suratına birer birer kapandı, kafayı sıyırmış dendi ve kimse iş vermedi. 1991′de İzmir’de bir pavyonda başladığı şarkıcılık hayatı, 1998′de Eskişehir’de bir pavyonda devam ediyordu artık. Uyuşturucu tedavisi sonuç vermemişti. İkinci tedavi ne kadar faydalı olmuştu? Bu sorunun cevabı her zaman bir soru işareti olarak kaldı.

Herkes Tilbe’den köşe bucak kaçarken İbrahim Tatlıses ona destek olmuş, borçlarını üstlenmişti. Kendi şirketinden de Tilbe’nin kasetini çıkarmıştı. Her ne kadar, Sezen Aksu ile yolları ayrıldı gibi görünüyorsa da Yıldız Tilbe, ‘‘Benim ona olan sevgimden çok eminim. Dünyada onu katıksız seven bir elin üç parmağıysa ben onlardan biriyim’’ derken, Sezen Aksu da ‘‘Onun bendeki kredisi sonsuzdur’’ diyordu.

Gittiği bir davete, bir ayağında kırmızı, diğer ayağında mavi çorabı ve elinde bir de çekirdek paketiyle katıldı. Rüküştü. Bazen basma etekle bile dolaşıyordu. Sahnelerde dahi şatafatlı elbiseler giydiği pek vaki değildi. Oysa ses kadar süs de lazımdı onun dünyasında. Yıldız mızıkçılık ediyor, oyunu kurallara göre oynamıyordu: ‘‘Rüküş bulabilirler ama ben beğeniyorum. Böyle giyinmek hoşuma gidiyor. Ama bazen ikinci, üçüncü bir kişi de oluyorum ve istediğimi yapmıyorum. Haklılardır, güzel giyinmem lazım. Bir daha giymedim zaten mavi ve kırmızı çorap. Hayatım bana endeksli değil. Yaptırımların Yıldızı’yım ben. Öyle olmayınca da mavi çorap, kırmızı çorap olmuyor işte.’’

Yıldız, İstanbul’da sahneye çıktığı bir kulüpte şarkı söylerken birden mikrofonu bırakıp yere oturmuş, uzun bir sessizlikten sonra, öyle acılı bir ses ve insanın içini titreten bir bakışla ‘‘Ben güzel değil miyim?’’ diye sormuştu. Sonraları bu davranışını şöyle açıklıyordu ‘‘Bazen kendimi çirkin hissettiğim zaman sorarım öyle. Olur öyle enfeksiyonlu zamanlarım. Ben çok güzelim, bazen çok çirkinim. Ama çirkinliğimle de güzelim. Ve gözümün gördüğü herşey de güzel.’’

Meslek: şarkıcı

28
Ara

Hülya Avşar

   Yazan: admin   Kategori SINEMA SANATCILARI

Hülya Avşar, 1963 doğumulu, beyaz perdedeki oyunculuğu, şarkıcılığı, dizi ve şov programlarıyla adından söz ettiren, turkiye’nin en medyatik kadınlarından biri.

10-ekim 1963′te, Balıkesir Edremit’te, Celal ve Emral Avşar’ın ilk çocuğu olarak dünyaya gelen Avşar, ankara Cumhuriyet Lisesi’nden mezun oldu. Orta öğrenimini tamamlamasının ardından okumaya devam etmeyen ve 1982’de Mehmet Tecirli adlı bir mühendislik ögrencisiyle evlenen, ancak evliliği kısa süren Avşar, henüz 16 yaşındayken hamile olmasına rağmen ayrılık kararı aldı.

Devamını oku »

28
Ara

Mevlana 1207-1273

   Yazan: admin   Kategori SINEMA SANATCILARI

Fars kökenli İslam ve tasavvuf şairi, filozof, Mevlevi’liğin lideri. Tüm dünyada aşkın, sabrın ve hoşgörünün sembolü olmuştur. Din felsefesini yani tasavvufu oldukça ileri bir noktaya götürmüş, dansı, müziği, şiiri dinsel ritüellere katmasıyla İslam rönesansını yaşatmıştır. Allah ile kul arasındaki ve kâinat ile insan arasındaki bütünselliği kavrayarak ortaya koyan bir filozoftur. Engin bir şefkatle ve derin bir hoşgörüyle insana sadece insan olduğu için değer veren Mevlâna’nın düşünceleri tüm dünyada büyük ilgi görmekte, amerika ve avrupa’da, Mevlevi ve Sufist sayısı gün geçtikçe artmaktadır. “Sevgiyle acı, tatlı olur. Sevgiyle dertler, şifa bulur. Sevgiyle ölüler dirilir” deyişiyle yüzyıllar öncesinden bugüne ışık yakan engin bir dehadır. Doğudan batıya, dünyanın dört bir yanında eserleriyle insanlığa yol gösteren bir rehber olarak görülmektedir. İngiliz doğubilimcisi A.J. Arberry, Mevlânâ’yı “dünyanın en büyük ozanı” olarak nitelendirmiş, Georg Wilhelm Friedrich Hegel, Felsefi Bilimler Ansiklopedisi adlı eserinde Mevlana’dan “Muhteşem Mevlana” şeklinde söz etmiştir. Ünlü iran şairi Jami Mesnevi’si için, “O bir peygamber değil, ama yazdığı kutsal bir kitap” demiştir. Mevlana’nın Goethe üzerindeki etkisi de büyük olmuş, Rembrandt tablosunu yapmıştır. Muhammed İkbal felsefesini onun düşünceleri üstüne kurarken, İngiliz doğubilimcisi Nicholson 30 yıl çalışarak Mesnevi yi İngilizceye çevirmiş ve yapıtın Batı dünyasında tanınmasını sağlamıştır. Mesnevi, ABD’de en çok satan kitaplar sıralamasında birinciliğini sürdürürken, Hawaii, japonya ve Güney Kore’de Mevlevihaneler inşa edilmektedir. 2007 yılı Mevlânâ’nın 800.doğum yılı olduğu için Unesco tarafından “Dünya Mevlânâ Yılı” ilan edilmiştir.

30-eylul 1207 yılında bugün afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan Ülkesi’nin Belh şehrinde dünyaya geldi. Gerçek adı Mevlânâ Celâleddin Mehmed Rumi’dir. Yaşadığı dönemde anadolu’ya Diyarı-ı Rum denildiği için Rumi soyadını; zaman içinde de kendisine duyulan büyük saygının ifadesi olarak efendimiz anlamına gelen Mevlana adını almıştı. Dönemin kültür merkezlerinden Belh kentinde hocalık yapan, Sultan-ül Ulema (Bilginler Sultanı)lakabıyla anılan din bilgini ve hukukçu Bahaeddin Veled’in oğluydu.

Devamını oku »

28
Ara

Ferhat Göçer

   Yazan: admin   Kategori SINEMA SANATCILARI

Cerrah - Tenor Ferhat Göçer Şanlıurfa’da doğdu. Öğretmen olan anne ve babasının tayiniyle İzmit’e geldi. 1986 yılında istanbul-universitesi, İstanbul Tıp Fakültesi’nde tıp eğitimine başladı. Bundan iki yıl sonra 1988′de İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Şan Bölümü ön lisans eğitimini görmeye hak kazandı.

Mecburi tıp hizmetinden dolayı müziğe 1 yıl ara vernek zounrda kalan Göçer, 1994 yılında sahne hayatına “merhaba” dedi. Haydarpaşa Numune Hastahanesi’nde Genel Cerrahi asistanı ve İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Şan Bölümü Lisans öğrencisi oldu.

Gene aynı sene, konservatuar arkadaşlarıyla kurduğu “Turkuaz” adlı müzik grubuyla müzik hayatındaki ilk büyük adınımı atıyordu. Zamanla gurup içinde ön plana çıkmaya başlamıştı. 1997 yılında başka bir grupla projelerine devam etme kararı aldı.

Artan tecrübeleriyle repertuarına eski şarkıları ve yabancı halk şarkılarını da kattı. Yakın zamanda ney ve kanunla zenginleştirdiği orkestrasıyla Klasik Türk Müziği’nın yanı sıra opera aryaları, müzikaller, 60′lı yılların İngilizce parçaları, chansonlar, rembetikolar, İngilizce, Fransızca ve Yunanca parçalarda çalarak, çıktığı sahnelerde bambaşka bir rüzgar estirdi.

Klasik batı müziği ile etnik Türk müziğini birleştirerek yorumlayan Ferhat Göçer, Metropol Senfoni Orkestrası ile İstanbul’dan, diyarbakir’a, Gaziantep’den izmir ve ankara’ya uzanan Kültür ve Turizm Bakanlığının desteğiyle verilen Anadolu Aryaları turnesine Bodrum, Rumeli Hisarı ve antalya ile devam etti.

2005 yılının kışında Çırağan Q Bar’da sahne alan Ferhat Göçer, yaz sezonunda ise salı geceleri Reina’da sahne aldı.

Seslendirdiği Parçalardan Bazıları

Peppino di Capri’nin Roberta’sı, Notre Dame De Paris’ten Bell ve Tepms Des Cathedrales, Frank Sinatra’dan My Way, Jose Feliciano’nun Rain’i, Santana’dan Corason Espinado, Sarı Gelin, Rüzgar, Münir Nurettin Selçuk’un Kalamış’ı, Weber, West Side Story, Evita gibi müzikaller, Verdi, Donizetti, Bucthi’den aryalar, Allessandro Safina, Emma Shaplin, Nana Mouskouri’den eserler, Lucia Dalla’dan Caruso…

Bir röportaj…

Perküsyon ustası Ömer Faruk Tekvilek ile cerrah tenor Ferhat Göçer ortak projesinin ortak röportajı.

• Konser projesi nasıl gelişti?

Ömer Faruk Tekbilek: Kanuncu arkadaşım Bahadır Şener aynı zamanda Ferhat Göçer ile de çalışıyor. Konser fikri önce onun kafasında gelişmiş ve bunu organizasyondan Celal Bey’e iletmiş. Projeyi bana anlattıklarında Ferhat Bey’i duymak istedim. Konserden çekilmiş bir CD gönderdiler. Çok hoşuma gitti. Bu iş olur dedim. İki ay içinde her şey tamamlandı ve buradayız işte.

• Organizasyonun adı olarak Mood Night’ı neden tercih ettiniz?

Ferhat Göçer: Organizasyondan sorumlu yakın bir arkadaşımızın fikriydi. Hem gecenin buluşturucu yönünden hem de Açıkhava’nın o hoş, büyülü ortamından esinlenerek için bu ismi koydu. Biraz da Ömer Faruk’un müziğindeki o ilahi hava¤dan etkilendiği ve ‘Mood Night’ı çağrıştırdığı için sanırım. Aslında asıl kahraman açıkhava.

• Konser programını nasıl hazırlıyorsunuz? Provalar nasıl ilerliyor?

Ömer Faruk Tekbilek: İlk defa bir araya geldiğimiz için önce Metropol Senfoni Orkestrası benim parçalarım üzerinde çalıştı.
Ferhat Göçer: Metropol Senfoni Orkestrası ile yaklaşık 17-18 konser verdiğim için nispeten benim çalışma disiplinime göre bir programı vardı, şimdi önce Faruk Ağabey’in eserlerine çalışıyorlar. Biz kendi eserlerimize baktık, o da kendi orkestrasıyla çalışmalarını yaptı. Provalarla olayın nereye gideceği kesinleşecek. Tabii ki şef Orhan Şallıel’in büyük rolü var. Birbirimizi tanıdıkça çok daha rahat ve uyumlu oluyoruz. Kafalarımızdaki soru işaretleri ortadan kalkıyor ve tanışma aşamamızdaki o pozitif, hoş hava kendini çalışmalar esnasında da yavaş yavaş göstermeye başladı. Konserde ortaya gerçek bir buluşma çıkacak.

• Son birkaç yıldır müzik piyasasında Doğu-Batı sentezi konuşuluyor. Siz kendi müziğinizi bu eksende nereye koyuyorsunuz?

Ömer Faruk Tekbilek: Kendi müziğime uyguladığım şekli bir doktorun zehri kullanması olarak görüyorum. Zehri çok az kullanırsanız insana şifa verir, kuvvet verir ama dozu aşırdığınızda öldürür. Batı’nın da anlayacağı öğeleri de koyup etnik çalarsam ilginç olmayacağını düşündüğüm için bunları en basit şekilde kullanayım ki onların da kulağına aşina olsun, ilgisini çeksin ve bunda başarıya ulaştığımı düşünüyorum, çünkü bana ne tür müzik yapıyorsunuz diye sorulduğunda cevabım etnik oluyor. Müziğimde dört köşe görüyorum: Mistik, romantik, folklorik ve arayış, yeni deneyimler. Çıkış noktam ise ilahileri kullanmam ve klasik müziklerimizden örnekler vermek, zurnayla folkloru insanlara tanıtmak. Batı öğeleri zehir misali, kendi özümüzü bozmadan az kullanıldığında muhakkak ki açılmak ve büyümek için gerekli.
Ferhat Göçer: Faruk Bey’in vizyonu bu konuda benden çok daha geniş olduğu için, hem çok daha fazla seyahat edip hem de dünyanın pek çok yerinde farklı insanlara, kültürlere konserler verdiği için söyleyecek fazla bir şeyim yok. Haklı. Burada yapılması gereken tek şey özünü bozmadan, fazla karıştırmadan, aslında görkemli olan basitliği bozmadan ve içine katarak insanlara sunmak. Gerek klasik müzikte olsun gerek etnik müzikte, her ikisinde de karıştıracağınız unsurda o basitliği korumanız gerekiyor.

• Faruk Bey müziğinizdeki dört köşeden birisi folklorik. Ferhat Göçer de halk müziğini klasik müzikle birleştirerek kullanıyor. Bu çalışma ile Türkiye’de daha fazla insana ulaşabileceğinizi düşünüyor musunuz?

Ömer Faruk Tekbilek: Aslında benim başlangıç noktam kendi özümle bağlı olmak. Bir parçayı dinlediğimde ya da bir beste yaptığımda ya tüylerim ürperecek ya da gözlerim yaşaracak ki tamam diyeceğim. Eğer ben onu seversem, ondan haz alırsam insanların da seveceğine inanırım. Onun için de insanları mutlu etmek için bir şeyler yapmak yerine, inandığım değerlere hizmet edip samimiyetle bir parça üzerinde çalışmayı yeğliyorum. İnsanlar samimi olan her şeyde aynı çabayı görüyorlar çünkü.

• Adanalı bir sanatçıyla Urfalı bir sanatçının buluşması aynı zamanda. İzmir ve İstanbul’dan sonra başka yerlerde de konserler olabilir mi?

Ferhat Göçer: Tabii ki gönlümüz böyle bir şeyi arzu eder. Önce bu iki sınavı verelim. Muhtelemen daha sonra Faruk Ağabey Türkiye’ye geldiğinde bunları konuşuruz, çünkü bu organizasyonlar büyük maliyetli. Bu tarz kentlerde büyük sponsor olmadan oradaki dinleyicilere ulaşmak çok zor. Bilet rakamlarını yüksek tutup haydi gelip konseri dinleyin demek zor. Eğer sponsorlar bulabilirsek o zaman belki de Türkiye’nin ulaşmadığımız yer kalmayacak.
Ömer Faruk Tekbilek: Önümüz açık. Her şey bu iki konsere bağlı, nasıl tepki alacağız…

Alıntıdır :Biyografi.info

27
Ara

Yıldız Sertel

   Yazan: admin   Kategori SINEMA SANATCILARI

Yıldız Sertel ESERLERİ

Ardımdaki Yıllar
Yıldız Sertel
İletişim Yayınevi / Anı Dizisi
İstanbul 2001

“Ardımda kalan yıllar, Türkiye’de demokrasi, hürriyet, insan hakları ve sosyal adalet için sürekli bir savaş veren iki insanla, annem ve babam, Sabiha ve Zekeriya Sertel’le beraber geçti. Polis devletinin baskısı yüzünden, onlarla beraber 1950′de yurtdışına çıkmak zorunda kaldıktan sonra, Doğu ve Batı Avrupa’nın değişik ülkelerinde yaşadım, değişik üniversitelerde okudum, değişik sosyal rejimler, yaşantılar gördüm. Kısacası çok gezdim, çok gördüm, gördüklerim üzerinde düşündüm.”
Devamını oku »