->
Doğa sevdası ve alıç ağacı sırdaşlığıyla geçen bir ömür
Prof. Dr. HİKMET BİRAND
Konya bozkırında gün boyu yol alan trenin penceresinden, sarı kahverengi bozkır denizini izlemenin etkisiyle yorulan gözlerini, gecenin karanlığı ve serinliğiyle dinlendiren genç adam, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte aydınlanan kompartımanın penceresinden dışarıya baktığında; ömrünün kalan 50 yılı boyunca ruhunu çepeçevre sarmalayacak ve uğruna Anadolu’nun tüm doğal güzelliklerini karış karış harmanlayacağı bir tutkuya dönüşecek olan doğa sevgisi, orada kanına girecek; Arifiye-Sapanca civarında gördüğü yeşilliklerin büyüsüne kapılarak bir ömrü, bu sevdanın yanık türküleriyle hüzünlendirecektir.
Bir vadi içerisinde kıvrılarak ilerleyen trenden, her iki yandaki tepelerin yamaçlarını kaplayan yemyeşil bitki örtüsünün güzelliğine dalmışken, memleketi olan Konya’nın susuzluğu ve doğasının kelliğini düşünmeden de edemeyecektir. Bir yanda sapsarı bozkır, ötekinde ise kuş cıvıltılarıyla süslü bir zengin yeşillikler dünyası. Doğanın niye böylesine farklı davrandığını o anda pek düşünemese de, sonraki yıllarda bu konu en fazla ilgilendiği alan olacaktır. O, 17 yaşın getirdiği merak duyguları içerisinde bu güzel manzaranın tadını çıkarmaya çalışırken, tren 3-5 saat sonra son durağa, Haydarpaşa Garı’na girecektir.
1904 yılında Karaman’da doğan ve ilk-orta eğitimini de orada tamamladıktan sonra, 1920’lerin ilk yıllarında, okumak için İstanbul’a giden bir gencin, ilk kez geçtiği bu yollarda, tren penceresinden görerek adeta vurulduğu doğa güzelliklerinden etkilenerek, bir ömrü o uğurda harcamaya karar vereceği yaşam biçimi, o tren yolculuğunun son gününde şekillenmeye başlamıştır. Doğa tutkusu onu, ziraat okumak üzere İstanbul’a sürükler. Halkalı Yüksek Ziraat Mektebi, sonraki yıllarda işine oldukça yarayacak bilgilerle donanmasını sağlayacaktır. Ardından da, Almanya’ya Bonn Üniversitesine giderek, botanik alanındaki doktora çalışmasını tamamlayacaktır(1).
Artık onun bütün dünyası bitkiler olmuştur. Doktora konusu da olan “Bitki Sosyolojisi” üzerinde çalışmak üzere 1933 yılında yurda döner. O yıl açılan Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü’nde akademik kariyerine devam ederek ileriki yıllarda doçent ve profesör olur(2). O yıllarda, 2. Dünya Savaşı öncesinde ülkelerinden kaçarak Türkiye’ye gelen ünlü Alman hocalarla ve özellikle Prof. Dr. Kurt Krause ile birlikte çalışır. 1943’de Enstitü’nün ilgili bölümleri Fen Fakültesi’ne dönüştürülünce, çalışmalarını bu fakülte bünyesinde sürdürür. 1949’da kısa bir süre Dekanlık yapar ve hemen aynı yıl içerisinde, 2 yıl sürecek olan Ankara Üniversitesi Rektörlüğü görevine seçilir(3). 1960 yılında kurulan ODTÜ-Atatürk Ormanı’nın oluşturulmasında ve 1933 yılında Kurt Krause tarafından başlatılan Türkiye orijinli bitki örneklerinin saklandığı ve uluslararası kodu ANK olan Herbaryum’un gelişerek bugünlere gelmesinde ve toplanan bitki örneğinin 7000′ne, bunlara ait örnek sayısının da yaklaşık 47000′e ulaşmasında büyük çabaları olmuştur(4).
Prof. Dr. Hikmet Birand, gerçek bir doğa dostu ve doğa sevdalısıdır. Ömrünün neredeyse tamamını doğa ananın güzellik ve ilginçliklerini görüp öğrenmeye, araştırmaya ve sonra da bilgisini başka insanlarla paylaşarak, onları da doğa anayla tanıştırmaya adamıştır. Doğayla öylesine içli dışlı olmuştur ki; sanki doğa ana, bu dostluğun verdiği güvenle ona tüm sırlarını fısıldamıştır; o da başka meraklılarına iletsin diye.
Ankara’nın o eski, yalnızlık dolu günlerinde; bağ evleriyle ünlü Dikmen’in hemen arkasındaki Çal Dağı’nın doruğunda yaşlı bir alıç ağacıyla karşılaşması ve belli aralıklarla o tepeleri ziyaret ettikçe, adını kendisinin koyduğu “Dikmen Alıcı” ile dertleşmesi, sonraki yıllarda bu sohbetleri yazıya dökmesine sebep olacaktır. 1966 yılında, “Alıç Ağacı ile Sohbetler” adını verdiği o ünlü kitabının yazımını bitirdikten kısa bir süre sonra yine o tepeye gittiğinde, acı ve sevinci birlikte yaşar.
Çünkü o ve yardımcıları tepeye varmak üzereyken, arıza yapan bir uçak tepeye çarpıp parçalanmıştır ve uçaktan atlayan pilot gibi, hocanın araştırma ekibinin de şans eseri kurtulması çok sevindiricidir ama sevgili sohbet arkadaşı, yaşlı alıç ağacının kesilmiş olduğunu fark etmesi de oldukça üzüntü vericidir. Boğazında bir şeylerin düğümlendiğini hisseder Birand hoca. Onlarca yıl sonra bugünlerde tamamen gökdelenlere yenik düşen Dikmen sırtlarının son yeşil tanığı da yok olmuştur artık.
Bir sohbetinde, yaşlı ağaç ona bu durumu; “Bir gün gelip bakmışsın ki ben yokum, beni senden başka kim hatırlar!” diyerek çok önceden işaret etmiştir aslında. İşte, o da bunun için daha bir hevesle yazmaya koyulacaktır. Kim bilir, belki de bu yolla, kitaplarını severek okuyan doğa dostları yanında, doğanın sessiz evlatlarının da yaşama hakkına sahip olduğundan habersiz okurlara, doğaya kıymama duyarlılığını da öğretmiş olabilecektir.
Peş peşe makaleler ve kitaplar yayınlar sonraki yıllarda. Büyükada’nın Yeşil Örtüsü (1936), Keltepe Ormanlarında Bir Gün (1948), Bitkilerde Ekonomi Prensipleri: Biriktirme ve Artırma (1950), Türkiye Bitkileri (1952), Anadolu Manzaraları (1957) gibi yayınlarının ardından, 1968 yılında ilk olarak Orman Genel Müdürlüğü, 2001 yılında ise TÜBİTAK tarafından Popüler Bilim Kitapları serisi içinde bastırılan ve kısa süre içinde 11. baskısı yapılan “Alıç Ağacı ile Sohbetler” kitabı, onun en bilinen eseridir.
Herkesin anlayabileceği basit bir dille yazılmış olan kitabı; bitkilerin yaşadıkları ortamla ve birbirleriyle olan ilişkilerini, Türkiye’nin bitki örtüsü ve toprak yapısını, erozyonu ve bitkilerin kara hayatına geçişi gibi, aslında doğanın canlı ve cansız her varlığının birbirleriyle olan ilişkilerini, inanılmaz akıcı bir üslupla hikayeleştirdiği bir olgunluk eseri olmuştur. 18 Ocak 1972 tarihinde aramızdan ayrılan değerli bilim adamının, 45 yıllık mesleki serüveninin bilgi damlalarıyla süslü olan bu kitabının,“ziraat, botanik ve biyoloji eğitimi alanlar kadar, bu meslekleri yapan kişilerce de bulunup okunması ve doğa tutkusunu aşılaması bakımından da orta öğretim öğrencilerine önerilmesi çok yararlı olacaktır.
Kitaplarının çarpıcı etkisi; engin doğa bilgisini kitlelere oldukça basit ve akıcı bir dille aktarması yanında, gözlerinin iliştiği neredeyse her nesneyle ilgili çok dikkatli ve ayrıntılı gözlemler almasından da kaynaklanmaktadır. Örneğin; Anadolu Manzaraları” adlı kitabında sıkça yer alan şehir ve doğa anlatımlarının ince ayrıntıları ve bu gözlemlerin ruhunda estirdiği fırtınaları etkileyici bir dille satırlara işlemesi, kitabının etkileyiciliğini üst sınırlara çıkarmaktadır.
Onun doğa sevgisi bir tutkuya dönüşmüştür artık. Yıllar önce, Almanya’da Ren Nehri kıyısındaki Bonn’da doktora eğitimini yaparken; puslu ve kapalı bulutlu havaların etkisiyle, memleketi Konya’yı, çocukluk anılarının oyun bahçesi olan bozkırları ve ille de parlak güneşin cazibesini de özlemle anar. Bozkırın ünlü bitkisi yavşan otları da burnunda tüter. Bu özlemin etkisiyle; yurda döndüğünde, her sabah güneşten önce uyanmaya söz verir.
Parlak güneş hasretiyle yanan yüreği, yurda döndükten sonra gittiği bir Adana inceleme gezisinde onu güneşle fazla muhabbete sokunca, aşırı sıcağın etkisiyle hastalanıp yataklara düşer. Sevdalısı güneş çarpmıştır onu. Ama o zaten başka diyarların değil, tutkunu olduğu bozkırların güneşine hayrandır. Çünkü, bozkırın buğusuz havası, güneşi daha parlak gösterir ve net görüş nedeniyle düşmanlar uzaklardan bile fark edilebileceğinden, bozkırlar aslında insan dostudur ona göre.
Onun step dediği bozkır sevgisi inanılmazdır. Trenle Torosları aşarken gördüğü zengin bitki örtüsü bile, daha sonra içine daldıkları bozkır denizinin monoton sarılığı ve kelliğinden cazip değildir onun için. Tutkunu olduğu stepler, su hovardası ağaçlara yüz vermez; aksine, suyu idareli kullanmayı bilen cılız otların ve yavşanların ana yurdudur bu coğrafya. Bu, zayıfı koruyan ana yüreği gibi hassas topraklar yurdu, sevilmez mi hiç?
Çok sayıda yurt gezisiyle, gitmediği köşe kalmaz. Pek çok bitki örneği toplar oralardan ve herbaryum denilen bitki koleksiyonlarına katar. Her gittiği yerle ilgili olarak okuduğu gezi yazıları, kendisinden önce buraları ziyaret edip, bilimsel tespitler yapmış olan yabancı gezginleri minnetle anmasına neden olur. Bu bilgilerin çoğuna onlar sayesinde ulaşılmıştır. Elin yabancısındaki bu ilgiye karşılık, kendi insanımızın doğa karşısındaki ilgisizliği ve bilgisizliği onu üzen en önemli konudur aslında. Ankara civarından toplanmış çiğdem soğanlarını İngiltere’de teşhis edip, botanik dünyasına kazandıran yabancı bilim adamlarını ve diğerlerini nasıl minnetle hatırlamayacaktır ki?
Anadolu’nun pek çok dağı ve tepesini dolaşarak inceleyen ve notlar alan Hikmet Birand, geçmişte bu tür geziler yaparak kapsamlı notlar almayan ve sonraki kuşaklara aktarmayan atalarımızın kendisinde uyandırdığı üzüntüyü, gelecek kuşaklara yazıyla bir şeyler ulaştırma konusunda örnekler vererek aşmaya ve böylece huzur bulmaya çalışır. Sonraları hocasının yolundan giderek, botanik konusunda birçok başarılı çalışmaya imza atan ve yeni bitki türleri bulan öğrencisi Prof. Dr. Tuna Ekim’de, hocasının suskun ve içine kapanık ruh haline sahip oluşunun, bu yazma aşkında etkili olduğunu aktaracaktır bir yazısında. Zaten onun en yakın arkadaşları da Bedri Rahmi Eyüboğlu gibi sanatçılar ve Enver Ziya Karal gibi bazı tarihçilerdir. Yazılarındaki o akıcı üslup da, bu dostluklardan yoğun biçimde etkilenmiştir belki de.
Onun, kitap sayfalarına aldığı gözlemleriyle süslü uyarılarının haklılığı, 50-60 yıl sonra bugün, sürüp giden ilgisizliğimizin ve vurdumduymazlığımızın eseri olarak üzüntü verici bir tablo şeklinde ortaya çıkmış durumdadır. Bu durum ne kadar hüzün vericiyse; berrak akan hiçbir nehrimizin olmamasını, kelleşmiş tepelerden erozyonla taşınan toprak kaybıyla açıklayarak aktarması ve hayvan sürülerinin ağaçlara verdiği yoğun zararı gözleyip, bu tür otlatmaların önlenmesi gerektiğini işaret etmesi de o kadar dikkat çekici tespitlerdir.
“Alıç Ağacı ile Sohbetler” kitabına 1966 yılında yazdığı Önsöz’ü şöyle bitiriyor, Prof. Dr. Hikmet Birand:
“…Dikmen Alıcı’nın sohbetlerini işte bunun için yazdım; onu okuyanlar, dinleyenler, Anadolu’da gezerlerken, gözlerine ilişen değişik güzellikleri, benim o zamanlar yaptığım gibi hayran hayran bakıp geçmesinler; severek, sevinerek, bozulmuş olanları da üzülerek gözetlesinler. Anadolu’ya özgü renklerin, özelliklerin, yapıcı olan otların, çimenlerin, ağaçların, ormanların, tüm bitkilerin yaşama düzenini, o düzenin bize ettiği iyilikleri anlasınlar, ona karşı davranışlarına saygılı bir çekidüzen versinler ve Anadolu’da şimdi birçokları gibi çırılçıplak olan Çal Dağı’nın tepesinde de bir zamanlar bir alıç ağacının yaşadığını hatırlasınlar diye yazdım”.
Alıç ağacını hatırlayan birisi var mıdır bilinmez ama betona yenik düşen Dikmen Tepesi’nin bugününü hüzünle izledikten sonra insan, bu vurdumduymazlığın sonunun nereye varacağını kara kara düşünmeden de edemiyor doğrusu !